TURKUAZ

FORUMDAN DAHA İYİ YARARLANMAK İÇİN ÜYE OLUN LÜTFEN!!!

...::: TURKUAZ YÖNETİM :::...
TURKUAZ

Türkiye'nin Paylaşım Merkezi


    Dağlıca gerçekleri - 3 -

    Paylaş
    avatar
    (psiko m@k)
    Site Kurucusu
    Site Kurucusu

    Erkek
    Kaplan
    Mesaj Sayısı : 1034
    Yaş : 31
    Nerden : KÜTAHYA
    Ruh Hali :
    Kayıt tarihi : 06/07/08
    231109

    ÖNEMLİ Dağlıca gerçekleri - 3 -

    Mesaj tarafından (psiko m@k)

    TARAF GAZETESİ YAZI DİZİSİ
    Medya, baskının ardından kaçırılan erleri günah keçisi yaparak dikkatleri başka yöne çekiyordu. Er Ramazan Yüce ‘vatan haini’ ilan edilmişti. Oysa gerçekler daha farklıydı.

    Psikolojik harekât yapıldı
    Dağlıca baskınının ardından Genelkurmay Başkanlığı’ndan aldıkları emirlerle “Asimetrik Psikolojik Harekât” düzenleyen medya organları, askerin baskındaki ihmallerini ortadan kaldırmak için ince taktikler yapmaya başlamıştı.
    26 Ekim 2007 tarihli Hürriyet internet sitesi ilginç bir mizanpajla okuyucularının karşısına çıktı. Siteye girenler siyah bir bantla karşılaştı. Halen sitede bulunan bu bandın üzerinde “Siz kurtulmadan siyahtayız” deniyordu. Kaçırılan askerler Türkiye dönene kadar Hürriyet internet sitesi açılış sayfasının siyah bant olacağını kamuoyuna duyurdu. Ne var ki, kaçırılan er sayısı sekiz olmasına rağmen, bandın üzerinde yedi erin ismi vardı. Kaçırılan sekiz er arasında bulunan Er Ramazan Yüce’nin ismi sayfalarda görünmüyordu. Site beş gün siyah çıkmaya devam etti. Günler sonra ise Yüce’nin isminin neden siteye yazılmadığı ortaya çıkacaktı.

    Medyadan asimetrik savaş
    Genelkurmay Başkanlığı, baskının sorumluluğunu bir erin üzerine yıkmaya başlamış, Er Ramazan Yüce’yi suçlu ilan etmişti. Yüce’nin suçlu gösterileceğini günler önce derin kulislerden öğrenen Hürriyetçiler de bu ismi siteye yazmamış kısa süre sonra da bütün oklarını Yüce’nin üzerine çevirmişti. “Yüce hain ve ihbarcıydı. Baskının tek sorumlusu da oydu!”
    Hürriyet internet sitesinin siyah çıktığı günlerde Roj Tv, kaçırılan erlerden üçünün görüntülerini yayınladı. Görüntülerde askerlerin TSK aleyhine konuşmaları yer almış ve bu konuşmalar da yoğun bir şekilde eleştirilmişti.
    Medyada asimetrik psikolojik operasyonlar devam ederken, Başbakan Tayyip Erdoğan ve ABD Başkanı George Bush’un yaptıkları görüşme sonucu anlık istihbarat anlaşmasına vardıkları 5 Kasım’dan bir gün önce PKK’lıların kaçırdığı sekiz asker, Kuzey Irak’a giden DTP’li milletvekillerine teslim edildi. Ardından da askerler Türkiye’ye getirildi.
    Teslim sırasında basına yansıyan görüntüler, askerlerin PKK’lılarla tokalaşması ise büyük tartışmalara neden oldu. “Devlet gazeteleri” ayağı kalkmış, görüntüleri eleştirmeye başlamıştı. Devlet gazetelerinin yanı sıra bu manzaradan etkilenen bir isim de dönemin Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’di. Şahin, askerlerin teslim edilmesi sırasında ekrana yansıyan görüntülere adeta ateş püskürüyor, askerler ölselerdi daha iyi olurdu anlamına gelen sözler sarf ediyordu. Şahin “Kendilerinin kurtulmuş olmasından fazla bir sevinç duyamadığımı ifade etmek istiyorum. Bizim askerimiz, bizim Mehmetçiğimiz vatanı korurken gerektiğinde her an şehit olmayı göze alan bir askerdir” dedi.
    Bakan Şahin’in bu açıklamaları, ailelerin tepkisini çekti. Açıklamalar bir biri ardına gelmeye başladı. Piyade Er Fatih Atakul’un annesi Aynur Atakul, “Bakan bey öyle konuşacağına keşke beni anlımdan vursaydı” dedi ve şu açıklamayı yaptı: “Ben oğlumu büyük bir gururla askere gönderdim. Ölseydi daha mı iyi olacaktı? Konuşmak bakana kolay geliyor.”

    8 askere ihanet suçlaması
    Benzer tepkiler diğer ailelerden de geldi. Türkiye bir yandan sekiz askerin teslim edilmesi görüntülerini konuşurken, bir diğer yandan da Bakan Şahin’in açıklamalarını tartışmaya başlamıştı. Şahin’in sözlerinin ardından sekiz erin ailesini yıkan ikinci haber ise askeri savcılıktan geldi.
    Diyarbakır’a getirilen sekiz er 10 Kasım 2007’de sorgularının ardından tutuklandı. Van Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı Askeri Savcılığı’na çıkarılan 8 asker, “Suçun vasıf ve mahiyeti askeri disiplini aşırı derecede sarsmış olması, Büyük zararlar doğuran emre itaatsizlikte ısrar suçunun işlendiğini gösteren kuvvetli delilerin bulunması ve izinsiz olarak başka ülkenin topraklarına geçmek” gerekçeleriyle tutuklanıp askeri cezaevine kondu. Askeri savcılık sekiz askerin bazılarını “ölmedikleri için” vatana ihanetle suçlamıştı.
    Er Ramazan Yüce ise bir anda medyanın önüne atıldı. “İhbarcı, hain, PKK’lı” sıfatlarının yanı sıra, PKK’lılara taburun bilgisini vermekle suçlanıyordu. Tüm sorumluluk genç bir erin sırtına yüklenmiş, vatana ihanet ettiği tüm dünyaya ilan edilmişti.

    Medya sorumluyu buldu: Ramazan Yüce
    Medya, asimetrik psikolojik savaşı o kadar ileriye götürmüş ki er Ramazan Yüce’nin babasının PKK’lı olduğunu, Diyarbakır Cezaevi’nde öldüğünü de iddia edecekti. Yüce’nin babası olduğu belirtilen yalan bir isim ortaya atılmış, asimetrik psikolojik savaş tavan yapmaya başlamıştı.
    Peki gerçekler Genelkurmay Başkanlığı’yla ortaklaşa asimetrik psikolojik savaş yapan “Devlet medyası”nın dediği gibi miydi? Suçlu er Ramazan Yüce ve sekiz arkadaşı mıydı? Dağlıca’da neler yaşanmış, askerler kaç saat çatışmışlardı? Er Yüce baskını önceden haber vermiş miydi? En önemli soru ise Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a sunulan raporlarda denildiği gibi Dağlıca baskını önceden biliniyor muydu? Kim neden önlem almamıştı?

    ‘Müebbetlik soru’
    Türkiye bu ve buna benzer soruların cevabını bulabilmek için 15 Kasım 2007’de yaşanacak bir gelişmeyi beklemek zorundaydı. 15 Kasım, Taraf gazetesinin yayın hayatına başladığı gündü ve tıpkı Dağlıca baskınında olduğu gibi Türkiye tüm gerçekleri Taraf sayesinde öğrenmeye başlayacaktı. Taraf’ın Dağlıca baskınıyla ilgili ilk haberi Neşe Düzel’in yayın hayatına başladığımız ilk gün Osman Pamukoğlu’yla yaptığı söyleşi olacaktı. Ardından 6 Ocak 2008 tarihli Taraf “Müebbetlik soru” manşetiyle okuyucularının karşısına çıkacak ve yetkililere 10 hukuki soruyu soracaktı:

    1-
    Askeri savcının hazırladığı iddianamede en ağır cezayı istediği Ramazan Yüce gerek ifadesinde, gerek avukatıyla görüşürken ‘Ben PKK’nın Dağlıca’ya baskın yapacağını dinledim, katırlarla geldiklerini termal kamerayla gördüm, hepsini rapor ettim‘ dedi. Yüce’nin bu sözünü ettiği raporlar nerede?

    2-
    Er Ramazan Yüce birliğin telsiz dinleme ve kestirme görevlisi ve günlük rapor vermek onun temel görevi, bu yüzden ‘Rapor vermedi’ denemez. Eğer gerçekten vermediyse, bu temel görevini savsaklayan bir er, çatışma günü bile nasıl hala en kritik mevzideki en önemli görevde tutulmaya devam edildi?

    3-
    Yalan söylediğinin anında belgeleneceğini bile bile ‘Ben PKK’nın gelmekte olduğunu bildirdim’ diyen telsizci er Ramazan Yüce’nin söylediklerini bu durumda gerçek kabul etmek doğal değil mi? Öyleyse böyle hayati bir istihbaratı veren bir askerin PKK’lı olduğunu ileri süren savcı ne kadar inandırıcıdır?

    4- İddianamede er Yüce’nin PKK’lı olduğunun kanıtlarından biri olarak silahını kullanmamış olması gösterildi. O ise ifadesinde ‘Silahımla bir şarjör ateş ettim, ama sonra silah şişti’ dedi. Silah da ortada yok ve incelenemedi, o halde Yüce’nin silahını kullanmadığı, dolayısıyla PKK’lı olduğu nasıl ileri sürülebildi?

    5- PKK’nın rehin aldığı ve şimdi yargılanmakta olan sanıkların hemen tümü cephanelerinin yetersiz, silahlarının arızalı olduğunu, çatışma sırasında namlularının şiştiğini söyledi. Savcı ise ‘Doğru değil, silahlardan biriyle 174 mermi atılmış’ demektedir. 174 mermi atılan bir silahın şişmesi doğal değil mi?

    6- İddianamede yine Yüce’nin PKK’lı olduğunun kanıtı olarak bir süre önce arkadaşlarına ‘Ben sivilde dağa gideceğim’ dediği yazıldı. Bu kadar kritik bir görevdeki bir asker için bu suçlama inandırıcı mı? Bu nasıl rehavettir ki bunu söyleyen bir asker üstlerine bildirilmedi ve baskın anında bile o mevzideydi?

    7- Sonradan, Dağlıca baskını sırasında çatışmanın 36 saat sürdüğü resmen açıklandı. Bu askerler o 36 saatin hangi diliminde teslim oldu? Eğer çatışmanın son anlarında teslim oldularsa bu doğal değil mi ve asıl sorulacak sorunun şu olması gerekmez mi: O saate kadar neden askerlerin yardımına gidilmedi?

    8-
    Yok, askerler çatışmanın hemen başında ve er Ramazan Yüce’nin teşvikiyle teslim oldularsa ve dolayısıyla Yüce gerçekten PKK’lı ise, başına bunların geleceğini bile bile neden geri döndü? Bu kadar saf militanları olan PKK, bir tabur askerle korunan bir sınır tepesini kimseye fark ettirmeden nasıl basabildi?

    9-
    Şu soruyu sormak kamuoyunun hakkı değil mi: PKK’nın burnu dibindeki bir askeri time, saatlerce süren çatışmaya rağmen neden yardıma gidilmedi? Er Yüce ve öteki yedi asker, onları kurtarmaya gidildiği halde ‘Bizi kurtarmayın’ dedikleri için mi ‘vatana ihanet’e varan suçlamalarla karşı karşıyadır?

    10-
    Bir süre önce İran’ın esir aldığı İngiliz askerleri çıkarıldıkları televizyonda bu sekiz askerden çok daha ‘yenmez yutulmaz’ şeyler söyledi ama dönüşte serbest kaldı. Devletlerinin saklamak istediği bir şey olmadığı için olabilir mi?
    Bu yazıyı burda paylaş : diggdeliciousredditstumbleuponslashdotyahoogooglelive

    Yorum yok.


      Forum Saati Salı Tem. 17, 2018 3:04 pm